Arapça
"selem" kökünden alınmış olan islâm, lügatta, "itaat
etmek, boyun eğmek, teslim olmak, kötülüklerden salim
bulunmak, selamete ulaşmak" vb. anlamlara gelen bir
mastardır. islâm Hz. Muhammed (s.a.v)'e Allah tarafından
vahiyle bildirilen son ve kâmil
dinin adıdır. Bu dine uyanlara Müslüman denir.
Genel manada Müslümanlık Allah'ın varlığına, birliğine
O'ndan başka ilâh olmadığına Hz. Muhammed (s.a.v)'in O'nun
kulu ve elçisi olduğuna, O'nun tebliğleriyle
temellendirilen sisteme inanmak ve inandıklarını uygulamak
yani amel etmek demektir. Bu durumda olan kimseye Müslüman
denir. islâm'a bu ad bizzat islamın Kutsal Kitabı Kuranı
Kerim de şöyle yer alır: "Allah katında gerçek din
islâm'dır." (002) "Allah
kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse onun kalbini islâm'a
açar." (003)
"... işte bu gün sizin için dininizi kemâle erdirdim.
Üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din olarak
islâm'ı beğendim." (004)
Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde islâm ve o kökten
türeyen kelimeler geçmektedir. islam anlayışına göre islâm,
Hz. Adem'den itibaren gelen bütün peygamberlerin tebliğ
ettikleri dinlerin adıdır. Bir değişikliğe, tahrif ve
sapmalara uğramaksızın orjinal şekliyle kıyamete kadar
baki kalacak son dinin Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından
bildirilen şekli islâm'dır. Bir ayet-i kerimede, "O,
peygamberlerini hidâyet ve hak din ile gönderendir. Çünkü
O, bunu diğer bütün dinlerden üstün kılacaktır.
Müşriklerin hoşuna gitmese de" (005)
buyurulmuştur.
Herhangi bir kişinin Müslüman olabilmesi için Kelime-i
şahadet'i kalben tasdik ve dil ile ikrar etmesi gerekir.
Müslümanlığın esasları dörttür:
1-Kitap (Kur'an-ı Kerim),
2-Sünnet (Hz. Peygamber (s.a.v)'in örnek yaşayışı ve
sözleri),
3-icma-i ümmet (Din alimlerinin toplanarak, kitap ve
sünnete uygun şekilde, dinî bir konuda karar vermeleri),
4- Kıyas-ı fukaha (Din alimlerinin, daha önceki verilen
hükümlerden faydalanarak, yeni çıkan durumlar için
kaideler koymaları).
islâm açısından Kelime-i şahadet, kesin kabul ve tasdik
ifade eden imanın bir tezahürüdür. Kişi böylece Allah'ı ve
peygamberi kabul etmiş demektir. Kur'an-ı Kerim, iman
kelimesini bazı ayetlerinde islâm kelimesiyle aynı anlamda
kullanmıştır. Bu bakımdan imanın şartlarından biri veya
bir kaçını inkâr eden, imandan da islâm'dan da çıkmış
olur. islâm, müntesiplerinin dünya ve ahiret saadetini
sağlamak için bir takım temel prensipler koymuştur:
1-itikadî hükümler (inançlarla ilgili),
2-Amelî hükümler (ibadet ve yaşayışlarıyla ilgili),
3-Ahlâkî hükümler (moral değerlerle ilgili).
Müslümanlık, ilâhî dinlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed
(s.a.v) tarafından tebliğ edilmiştir. islâm VII. yüzyılın
başlarında Arabistan'da doğmuştur. Bu sırada gerek
Arabistan'da gerek dünyanın diğer yörelerinde birçok din
mevcuttu. islâm önce Mekke ve Medine'de yayılmış,
sonraları Arap yarımadasının diğer bölgelerine girmiştir.
Dünyanın birçok ülkelerinde islâm'ın yayılmasında
Türklerin büyük rolü olmuştur.
islâm'ın doğuşu sırasında Mekke'de putperestlik hâkimdi.
Kabe 360 putun (006)
merkezileştiği bir panteon idi. Dini hayatta Allah'tan
başka birçok mabutlara Tanrı diye tapıyorlardı. Mabutların
başlıcaları, Lat, Menat, Hübel ve Uzza idi. Kabe mukaddes
bir ibadethane olmakla beraber Mekke'de ayrıca bir rahip
zümresi vardı. Dinî hayat ve ibadetler kabile
başkanlarınca idare edilirdi. Kâhinlerin de toplumsal
hayatta özel bir yeri vardı. Yine islâm'ın doğuşu
sırasında Mekke ve Medine'de az da olsa Yahudi ve
Hıristiyan cemaati yaşamakta idi. Bununla beraber o bedevi
toplumda Hanif denilen puta tapmayı reddeden Yahudi ve
Hıristiyan da olmayan bir zümre yaşamakta idi. O sıralarda
dünya genelinde tam bir kargaşa yaşanıyordu. Mevcut dinler
insanlara huzur vermek, onları manevi yönden tatmin
etmekte yetersiz kalıyordu. işte bu ortamda Arabistan'dan
doğan islâm güneşi, karanlıkların giderileceğine dair
insanlara ümit vermiştir.
Mekke, yüzyıllardır hem ticaret, hem de din açısından
merkezi bir hüviyete sahipti. Araplar genellikle göçebe
olmalarına rağmen, Mekke, Medine, Yemen vb, beldeler şehir
yaşayışına buyük ölçüde adapte olmuştu. islâm'ın Hz.
Muhammed (s.a.v)'e bildirildiği dönemde, Arap toplumunda
putlara tapmanın ötesinde (008)
insanlar, hurafe ve batıl inançlarla iç içe yaşıyorlar,
adeta bütün hayatlarına sihirbazlar ve falcılar yön
veriyordu. Araplar arasında puta tapıcılığın tabii bir
sonucu olarak "Tağut" denilen tapınaklar da gelişmişti.
Kâbe'ye gösterdikleri saygıya benzer tarzda bu tapınaklara
da saygı gösteren Araplar, bazı özel günlerinde bu
tapınakların önünde kurban keserler, tavaf ederler ve
kur'a okları çekerlerdi. Ayrıca Araplar evlerinde de put
bulundururlardı. Bunların putları Allah ile kendi
aralarında ortak tutmalarına "müşriklik" denir. Her
kişinin bir putu vardır. Kişi ancak kabilesini terk ettiği
taktirde putunu değiştirirdi. Bunların dışında Araplar
arasında yıldızlara ve atalara tapınma inancı da oldukça
yaygındı.
Müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı ilk müslümanlar
ibadetlerini gizli yapmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in
islâm tebliğinin ilk üç yılı sonlarında Hz. Ömer'in de
Müslüman olmasıyla sayıları kırka ulaşmıştı. Hz. Ömer'in
islâm'ı kabulü Müslüman topluma moral kazandırmıştır.
Artık bu andan itibaren Müslümanlar hem inançları, hem de
ibadetlerini saklamamışlardır.
islâm, nazil olduğundan günümüze kadar bir harfi bile
değişmeyen ilâhî kitap Kur'an'a ve O'nun tebliğcisi Hz.
Muhammed (s.a.v)'in hadislerine dayanmakta, böylece bütün
insanlığa hitap etmektedir. islâm evrensel bir dindir, bir
milletin, bir zümrenin veya bir bölgenin dinî değildir.
islâm evrensel olduğu gibi O'nu tebliğ eden peygamber de
bütün insanlığa gönderilmiştir: "Habibim seni müjdeci,
haberci ve bütün insanların Peygamber'i olmaktan başka bir
sıfatla göndermedik. Fakat insanların çoğu bilmezler".
(009)
islâm öncelikle fertlerin düzelmesini esas alır. Fertler
düzeldiği ölçüde, o toplum da düzelecektir. ideal toplumun
teşekkülü de böylece sağlanmış olacaktır. islâm, bütün
emir ve yasaklarında dünya-ahiret dengesini en iyi şekilde
kurmayı hedef edinmiş bu hedefine de en mükemmel şekilde
ulaşmıştır.
inanç ve
ibadet Sistemi
Eski
dilde iman karşılığında kullanılan inanç "inanmak, itimat
etmek" anlamına gelir. Din terminolojisinde inanç, "mutlak
tasdik" manasındadır." (010) Gerçek
manada tasdik dil ile kalbin birleşmesidir; buna erişen
kişi de mü'mindir. Dil ile tasdiki kalbiyle pekiştirmeyen
kişiye münafık denir. Halk deyimiyle iki yüzlülük halidir.
iman, amel ile birleştiği zaman daha da önem kazanır. iman
amelle olgunluğa kavuşur. Ameli olmayan kişinin imanı
bulunabilir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in "Sizin iman
bakımından en kâmil olanınız, ahlâk bakımından en güzel
olanınızdır.
(011)
Hadis-i şerifleri imanın, ancak amel ile yüceleceğine
dikkat çekmektedir.
islâm ilahiyatı ile ilgilenen araştırıcılar, Kur'an-ı
Kerim ve hadis-i şeriflerde geçen iman ve islâm
terimlerini ayrı ayrı inceledikleri gibi, iki terimin
birbiriyle olan münâsebeti üzerinde de durmuşlardır. Hadd-i
zatında iman ile islâm kelimeleri arasında lügat açısından
fark bulunmakla beraber, bu daha çok özellik ve genellik
yönündedir. iman daha özel, islâm ise daha geneldir. Daha
açık bir ifade ile iman tasdik, islâm ise teslimiyet
demektir. Bir bakıma tasdikin gerçekleşmesi, teslimiyeti
ister istemez akla getirmektedir. Ancak her teslimiyetin
tasdik manasında algılanması da mümkün değildir.
Konu genel hatlarıyla ele alındığında islâm ile insanın
bir olduğu görülmektedir. islâm nazarında mümin olsun,
müslim olsun aynı dinî hükümler uygulanır. Hz. Peygamber
(s.a.v) insanları, mümin, kâfir ve münafık olmak üzere üç
kısma ayırmıştır. imam-ı Azam'a göre insan ile islâm
arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber, din
bakımından islâmsız iman, imansız islâm mümkün değildir.
islâm kelâmcıları iman esaslarını öncelikle ikiye ayırır:
1-icmalî iman (toptan inanma, Kelime-i Tevhid, Kelime-i
şahadet),
2-Tafsili iman (Amentü'de ifade edilen hususlara ayrıntılı
olarak inanmak),
islâm Dini'nin iman esaslarını Kur'an-ı Kerim
bildirmiştir. Amentü denilen imanın altı esasını bir arada
Hz. Peygamber
(s.a.v)
açıklamıştır.
1- inanç
Sistemi
1.1. Allah'a iman
islâm Dini'nin temeli Allah'a inanç esasına dayanır. Bütün
ilâhî dinler Allah'a inanmayı temel kabul etmiştir. ilâhî
dinler dışındaki diğer bazı dinlerde de Allah'a inanç
meselesi prensip olarak mevcuttur. Tarihin her döneminde
Allah'a inanmayan fertler bulunmuştur; ama bütün bir
toplum asla!
Kur'an-ı Kerim, sayısız âyetinde Allah'a imanın önemini
belirtmiştir. Kur'an-ı Kerim insanı, Allah'ın zâtını
düşünmekten menederken, O'nun varlığı, birliği, yüce
sıfatlarıyla güzel isimlerini düşünmeyi tavsiye etmiştir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde,
"...ancak Allah'ın zatını düşünmeyin. Çünkü buna
kudretiniz yetmez" buyurur. Aynı manayı kuvvetlendiren bir
diğer hadis-i şerif şöyledir: "Kalbine ne gelirse, Allah
ondan başkadır."
islâm'da Allah kavramını en güzel açıklayan âyetlerden bir
kısmı ihlâs sûresindedir: "De ki, O, Allah'tır, bir
tektir. O Allah'tır, sameddir. Doğurmamıştır,
doğurulmamıştır." (012)
Allah inancı konusunda ölçülü ve dengeli bir mantık
sergileyen islâm, O'nun sıfatlarını, başka varlıklara
vermediği gibi, yaratılmışların sıfatları da Allah'a
atfedilemez. islâm'a göre Allah her yerde hâzır ve
nazırdır. şekilden zamandan ve mekândan münezzehtir. O,
insanlara şah damarından daha yakındır. Din gününün yegâne
sahibi O'dur. Kişinin Allah'a imanı, fıtratının bir
gereğidir. Ergenlik çağına gelmiş akıllı kişi, Allah'ın
varlığına imanla yükümlüdür. imam-ı Maturidi'ye (852-944)
göre, peygamberler tarafından dinî hükümler tebliğ
edilmedikçe bu kişiler ahkâm-ı şeriyye ile mükellef
tutulmaz. islâm bilginlerine göre Allah'ın varlığı,
birliği vahyin irşadı ve kalbin tasdiki ile açıklık
kazanır, fakat O yüce varlığın mahiyetini kavrayamayız.
1.2.
Meleklere iman
islam
inançlarından biri de meleklere imandır. Kur'an-ı Kerim ye
hadis-i şerifler melekleri, onların varlık ve misyonlarını
bize açıklamıştır.
Melekler, erkeklik ve dişiliği olmayan, yeme-içme vb.den
uzak ruhanî ve nuranî varlıklardır. Gözle görülmezler.
Evlenmek, çoğalmak, doğmak, ölmek vb. insanlara has
davranışlardan uzaktırlar. Daima Allah'ı tesbih ile O'na
ibadet ederler; Allah tarafından verilen görevleri yerine
getirirler, günah işlemezler, bir imtihana tâbi
değildirler. Bu bakımdan günah işlemeye de müsait
yaratılmış olan insan, kendini günahlardan koruyabilirse
Allah katında meleklerden de üstün olabilir. insanların
masumiyet içinde hayat sürebilmeleri, onların
melekleşmesini sağlar.
Ayrı ayrı görevlerle mükellef dört büyük melekten
(Cebrail, israfil, Mikail, Azrail) başka insanların
yaptığı işleri kaydeden Kiramen Kâtibin ile Münker Nekir
melekleri de vardır. Melekler gözle görülmeyen varlıklar
olmak itibariyle bu tür bir inanç diğer dinlerde de
mevcuttur. Muharref ilâhî dinlerden olan Yahudilik ve
Hıristiyanlık'ta meleklere inanılmakla beraber aralarında
fark vardır. Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine nazaran
melek, inancını en güzel ve net şekilde açıklayan din
islam olmuştur.
1.3.
Kitaplara iman
Müslümanlığın iman esaslarından biri de kitaplara imandır. (013)
islam'da kitaplara imandan kasıt, dört ilâhî kitapla,
onlardan önce yine peygamberlere gönderilen sahifeler (suhuf)dir. (014)
Bütün bu kitapları Allah peygamberlerine Cebrail aracılığı
ile göndermiştir. ilâhî kitaplara Kütüb-i Münzele ve Kütüb-i
Semaviyye de denir.
Kur'an-ı Kerim, ilâhî kitapların muhtevası, hangi
peygambere verildiği vb. hususlarda tatminkâr bilgiler
vermektedir. Zebur'un ise sadece Hz. Davud'a verildiğini
açıklamıştır.
1.4.
Peygamberlere iman
islâm'da inanç şartlarından biri olan peygamberlere iman,
sadece Kur'an-ı Kerim'de isimleri zikredilen peygamberleri
değil, gönderildikleri sabit, fakat isimleri bilinmeyen
peygamberleri de kapsar. Peygamberler, Allah'ın emir ve
yasaklarını insanlara ulaştıran elçilerdir. Bu bağlamda
onlara nebi ve rasul de denir. islâm'a göre peygamberlik
Allah'ın seçkin kullarına verdiği bir imtiyaz ve özel
görevdir. insan çalışıp çabalamakla peygamber olamaz.
Kur'ân-ı Kerim 25 peygamberi ismen açıklamış, peygamber
olup-olmadığı tartışılan üç kişi dışında her topluma
peygamberler gönderildiğini bildirmiştir. ilk peygamber Hz.
Adem, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) arasında kaç
peygamber bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir.
Müslümanlar ayırım yapmaksızın bütün peygamberlere
inandığı halde, Yahudiler Hz. isa ve Hz. Muhammed
(s.a.v)'e, Hristiyanlar ise Hz. Muhammed (s.a.v)'e
inanmazlar.
Hristiyanlar da prensip olarak peygamberlere imanı kabul
etmişler, ancak bazı istisnalar koymuşlardır. Bundan ayrı
olarak yine Hristiyanlar, Hz. isa'nın Havarilerini ve
Pavlus'u da peygamber hatta peygamberlerden de üstün
sayarlar. Hristiyanlara göre peygamberlik çalışmakla elde
edilmez; o ancak Ruhu'l-Kuds'ün bir görevlendirmesiyle
olur. Yine Hristiyanlık'ta Hz. isa, "Tanrı'nın Oğlu", diye
nitelendirilirken, O'nun havarileri de Hz. isa'nın
resulleri sayılmıştır. Hz. isa'ya Mahkeme-i Kübra'nın
yöneticisi olarak da inanırlar.
1.5.
Ahiret Gününe iman
Allah
ve O'nun peygamberi'nin bildirdiklerine inanan, kişi için
Ahiret Günü'ne iman zorunludur. Ahiret günü, birinci
nefhadan ikinci nefhaya, sonra da cennet ehlinin cennete,
cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar geçer zamandır.
Diğer bir ifade ile ikinci nefhadan sonra başlayan ve
sonsuza kadar uzanan zamandır.
Müslümanların ahirete imanları Kur'an-ı Kerim ve hadis-i
şeriflere dayanmaktadır. Bir ayet-i kerimede şöyle
buyurulur:
"Onlar san indirilenlere de, senden evvel indirilenlere de
inanırlar. Ahirete ise onlar şüphesiz bir bilgi ve iman
beslerler." (016)
Ahiret Günü'ne tam anlamıyla inanan kişi, dünya hayatını
da düzene sokmuş, günahlardan ve sapıklıklardan nefsini
büyük ölçüde korumuş olur.
Kur'an-ı Kerim, Allah'a imandan sonra çoğu kere Ahiret
Günü'ne imanı zikreder. Ahiretin zamanını bilemeden her an
o büyük güne hazırlanmak, Müslümanın dünya hayatına
bağlanmasını sağladığı gibi, ona sorumluluk da yükler.
islâm, Ahiret Günü'nü, ölümü kıyametin vukuunu, sonra
neler olacağını, ölümden sonra tekrar dirilmeği, hesaba
çekilmeği, ceza ve mükafat görüleceğini vb. ayrıntıları
ile açıklamıştır.
Yahudilik ve Hristiyanlık'ta da ölümden sonra dirilme
inancı vardır. Yahudilik'te ahiret konusu islâm ve
Hristiyanlığa nisbetle fazla işlenmemiş, onlar daha çok
dünya hayatına önem vermişlerdir.
Hristiyanlar ise Ahiret Günü'nün hemen geleceği korkusu
ile ruhbanlığa sarılmışlardır. Bu konuda da en sağlıklı
dengeyi islâm kurmuştur. islâm'a göre "Hiç ölmeyecek gibi
dünya için çalışılacak, yarın ölecekmiş gibi ahirete
hazırlanılacaktır".
Ahiret Günü'ne iman konusunun Yahudiliğe ne zaman girdiği
kesin olarak bilinmemektedir. Zaten Tevrat'da da kıyamet,
mahşer, cennet, cehennem hakkında açık bir bilgiye
rastlanmamaktadır. Ayrıca bu konudaki inançları da zaman
zaman değişikliklere uğramıştır.
incillerden elde edilen bilgilere göre Hz. isa'nın ikinci
kez dünyaya gelişiyle kıyamet vuku bulacak, ölüler
mezarlarından kalkarak dirilecekler, (017)
O da insanları hesaba çekmek üzere adalet kürsüsüne
oturacaktır. Yine Hıristiyanlar Hz. isa'nın yakın bir
gelecekte yeryüzüne ineceğine, ancak O'ndan önce Deccal'in
ortaya çıkacağına inanırlar. Hıristiyanlara göre Allah
hükmetme yetkisini Hz. isa'ya vermiştir. Ölümden sonra ruh
bedenden ayrılarak dünyadaki durumuna göre sevap veya
cezaya çarptırılacaktır. (018)
Ölülerin son mükâfatlandırılmasından önce berzah denilen
yerde kalacaklardır. Hıristiyan inancında ölümden sonra
cennette mutluluk, cehennemde azap görecek olan yalnız
ruhtur.
1.6. Kaza ve Kadere iman
islâm'da iman esaslarından biri de kaza ve kadere imandır:
Gerçekte bu ifadenin kader ve kazaya iman şeklinde olması
daha uygun ise de, Türkçemiz de böyle yerleşmiştir.
Kader, ileride meydana gelecek her şeyin önceden bilinerek
Allah tarafından takdir ve tesbit edilmesi, kaza da,
bilinen ve tesbit edilen her şeyin zamanı geldiğinde yine
Allah tarafından yaratılmasıdır. Kader, Allah'ın ilim
sıfatına, kaza da tekvin sıfatına racidir. Ehl-i sünnetin
inancı budur.
islâm'a göre Allah'ın küllî iradesi yanında kulun cüz'î
bir iradesi vardır. Kul bu iradesini hayra da şerre de
yönlendirebilir. iyilik-kötülük, hayır-şer belli olduğuna
göre kula düşen görev, aklını kullanarak iyi ve hayır
olana yönelmektir. insan, iradesiyle yaptıklarından
sorumludur. iradesi dışında olan (hangi ana-babadan,
nerede, ne zaman doğacağı, boyu ve renginin ne olacağı
vb.) hiçbir şeyden sorumlu değildir. Allah, kişinin hür
iradesiyle seçtiği şeyleri, onun seçtiğine uygun şekilde
yaratır. Kısaca seçen insan, yaratan Allah'tır. insanın
nasıl bir tercihte bulunacağını Allah ezelde bildiği için
Levh-i Mahfuz'da bunlar yazılmıştır. "ilim malûma tabidir"
cümlesinin anlamı da budur. Bu bakımdan bazı kişilerin
sorumluluktan kurtulmak için "ne yapayım, alın yazım bu
imiş" tarzındaki itirazlarının geçerliliği yoktur. Kişi,
iradesini hayra yönlendirerek çalışacak, iradesi dışındaki
sonuçları da tevekkülle karşılayacaktır. insanın hayırlı
zannederek bir işi yapmaya yönelmesi, ancak sonucun dileği
doğrultusunda olmaması halinde, bu sonucun kendisi için
hayırlı olduğuna inanması da onu kalben huzurlu kılar. Bu
durumu açıklayan bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Ey
müminler, sizin hoşunuza gitmediği halde uhdenize savaş
yazıldı. Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için
hayırlı olur. Bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda
şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (019)
islâm dışındaki dinlerde net bir şekilde kader anlayışı
bulmak mümkün değildir. Hinduizmdeki "karma" inanışı kader
olarak yorumlayanlar vardır.
Yahudilik'te alın yazısından çok, olaylar, Tanrı'nın
çizdiği belirli bir gayeye göre şekillenir. insanların bu
dünyadaki hayatı dine uygun yaşamak ve Tanrı'nın
emirlerinden sapmamak temeline oturtulmuştur. Hayır ve
şerri yaratan Allah'tır. Hayır mükâfat, şer de ceza
içindir. Kulların başına gelen felâketler Tanrı'nın bir
çeşit imtihanıdır.
Hıristiyanlar, insan hürriyetini sınırlandırdığı için
kader ve kazaya fazla sıcak bakmamışlardır. Onlara göre
Allah ancak hayrın yaratıcısıdır. şahit olduğumuz
kötülükler Allah'tan değildir. Hayır ve şer Allah'ta
birleşemez; çünkü Allah kötülüklerden nefret eder. (020)
Bunlardan ayrı olarak Hristiyanlık'ta önemli bir yeri olan
"Aslî Suç"
(021) 'la kader arasında kurulan tuhaf ilgiye de
bakılmalıdır. Burada tartışılan ana mesele, "asli suç
olduğu için mi insanlar kötülüğe meylederler, yoksa
kötülüğe meylettikleri için mi asli suç vardır?"
cümlesinde özetlenebilir.
2- ibadet
Sistemi
ibadet sisteminden kastedilen, islâm'ın şartlarıdır. Hz,
Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:
"islâm beş temel üzerine kurulmuştur. Allah'tan başka
ibadet olunacak Tanrı bulunmadığına, Muhammed'in O'nun
kulu ve Rasulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekât
vermek, oruç tutmak, hacca gitmek." (022)
Hadis-i şeriften de anlaşılmaktadır ki islâm'ın ilk şartı
Allah'a ve O'nun peygamberine şahadettir. islâm'a girmek
bu şartlarla olur ve bunlar yerine getirilmedikçe
diğerlerini yapmanın hiçbir kıymeti olmaz. Bu ilk şarttan
sonra namaz, oruç, hac ve zekât gelir.
Hemen bütün dinlerde ibadet vardır ve inançtan sonra
gelir. Arapça'da ibadet "boyun eğmek, itaat etmek, kulluk
etmek, tapmak, taat ve takva" mânalarını ifade eder. Genel
olarak "Allah'a tapma" olan ibadet terimi, "putlara tapma"
(023) için de kullanılır. (024)
Bir başka açıdan ibadet, sonsuz kudret sahibi Allah'a
karşı gösterilen tevazu, hürmet, itaat ve ta'zimin en
yüksek derecesidir. ibadet yalnız Allah'ın hakkıdır ve
yalnız O'nun için yapılır. (025)
Kur'an-ı Kerim'de ibadet kavramı genellikle, "Kul olmak,
boyun eğerek itaat etmek, ilâh tanımak" vb. manalarda
kullanılmıştır; (026)
ibadet kalb ve vicdanla hissedilen kulluk şuurunun dıştaki
tecellisidir. Bu bakımdan ibadet insanın dinî şuurunu
kuvvetlendiren bir cevherdir. şuurla ve hakkına riâyet
edilerek yapılan ibadet imanı kuvvetlendirir.
Hemen bütün dinlerde cemaatle yapılan ibadet, ferdî
ibâdetten üstün tutulmuştur. ibadet yapılan yere mabed
denir. Bazı araştırıcılara göre ilk mabed, tabiatın
kendisidir. Bütün dinlerde îman ile âmel arasında daima
ilişki kurulmuş; imanını ameli ile bütünleştiren kişi
övülmüştür. ibadetin bir parçası olan "dua"yı ibadetten
ayırmak her zaman mümkün değildir.
Çoğu zaman ibadetle dua içice bulunmuştur. islâm dışındaki
bazı dinlerde ibadet, nadir hallerde aletsiz, bazan da
aletli olarak müzikle karışık bir merasim şeklinde
uygulanmıştır.
ibadetler bir bütün halinde Hz. Peygamber (s.a.v)
tarafından tek tek uygulanarak müslümanların bu konudaki
tereddütleri giderilmiştir. islâm Dini'nde ibadetler üç
grupta incelenebilir:
1-Bedenle yapılan ibadetler (namaz, oruç),
2-Malla yapılan ibadetler (zekât, fitre, sadaka),
3-Hem beden hem de malla yapılan ibadet (hac).
islâm'da ibadetin en yüksek derecesi, Allah'a hiçbir
menfaat beklemeksizin O'nun Allah olduğu şuuru ile inkıyad
ve itaat etmektir. Kâinattaki bütün varlıklar kendi
hallerine göre kendi dilleriyle ibadetlerini Allah'a karşı
yapmaktadırlar. Allah kullarına güçlerinin yeteceğinden
fazlasını yüklememiştir. (027)
Kur'an-ı Kerim'in birçok ayeti, müminleri Allah'a itaate
çağırmaktadır
(028) islâm'da ibadet hayatın bir parçası olarak
algılanmış ve kişinin idrakini geliştirmiştir. (029)
ibn Teymiye'ye göre islâm bir bütün olarak Allah'a kulluk
etmekten ibarettir. ibadet esnasında ırk ve renk farkı
gözetmeyen islâm, bu özelliği ile Allah huzurundaki
eşitliği düşünce
pl
2.1- Namaz
Namaz,
belirli vakitlerde yerine getirilen, kendine hâs hareket,
okuyuş ve şartları bulunan bir ibadettir. Farz oluşu
Kur'an, sünnet ve icma ile sabittir. Bir ayet-i
kerimede,"Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir
farz olmuştur.''
(030) buyurulur. Hz. Peygamber (s.a.v)'de bir hadis-i
şeriflerinde, "Allah her Müslüman erkek ve kadına her gün
ve gecede beş vakit namazı farz kılmıştır" buyurur.
Ergenlik çağına gelmiş, aklı başında olan kadın-erkek
bütün Müslümanlar üzerine farz kılınmış beş vakit namazın
dışında, cuma namazı da yalnız erkeklere farzdır. Yılda
iki bayram (ramazan, kurban) namazı vacib, cenaze namazı
ise farz-ı kifaye'dir. Beş vakit namaz Miraç Gecesi'nde
farz kılınmıştır. Namaz mümini fenalıklardan ve günah
işlemekten korur. Bu sayede mümin, dünyadaki borcunu
ödemiş ahiret için sevap kazanmış olur.
Dinin direği, müminin miracı olan namaz, islâm'ın bütün
şartlarını toplayan ve kulu aracısız Allah'a ulaştıran bir
ibadettir.
Namazın altısı daha başlamadan, altısı da namazla birlikte
yerine getirilen on iki farzı diğer hiçbir dinde
bulunmayan bu en mükemmel ibadetin bir diğer özelliğini
teşkil etmektedir. Diğer dinlerdeki ibadetlerin hiçbirinde
namazdaki disiplini görmek mümkün değildir. Namazın beş
ayrı vakitte farz kılınışı, müminin bütün gün belli
aralıklarla kendini kontrol etmesini sağlar. Kulun,
günahlarından pişmanlık duyarak af dilemesi, Allah'ın
huzurunda olduğunu idrak etmesinin en güzel vasıtası yine
namazdır.
2.2- Oruç
islâm'ın beş şartından biri de yılda bir ay ramazanda oruç
tutmaktır. Oruç, Medine'de hicretin ikinci yılında farz
kılınmıştır. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Ey iman
edenler, sizden evvelkilere yazıldığı gibi sizin üzerinize
de oruç yazıldı. Ta ki korunasınız".
(031)
Oruç niyet ederek tan yeri ağarmaya başladığı andan ta
akşam güneşi batıncaya kadar yeme-içme ve cinsel ilişkiden
uzak kalmak, suretiyle eda edilen bir ibadettir. Büyük
ölçüde bedenî bir ibadet olan orucun sayılmayacak kadar
çok sıhhî faydaları da vardır. Bugün tıbben de sabit
olduğu üzere, birçok bedenî hastalıkların tedavisi ancak
oruçla yani perhizle mümkün olmaktadır. Hz. Peygamber
(s.a.v)'in "Oruç tutun ki sıhhat bulasınız" hadis-i
şerifleri de buna işaret etmektedir. Oruç sayesinde, yeme
içme açısından zengin-fakir ayırımı büyük ölçüde
giderilmektedir. Dinî bir görevi yerine getirmek gayesiyle
tutulan oruç, aynı zamanda iradeyi kuvvetlendirir. Açlığa,
susuzluğa dayanma, gücü verir. Oruç sayesinde Müslüman
haramları daha fazla terkederek helâlleri arar. Ramazanı
takibeden aylarda da daha disiplinli ibadet etme
alışkanlığını kazanır.
islâmın oruç ibadetinde, diğer bazı dinlerin oruca benzer
ibadetlerinden mevcut olan perhiz belirli gıdaların
dışında bir şey yememe, iki gün geceli-gündüzlü aç kalma
vb. haller yoktur. Oruç, tamamen müminin yemek ve ruhî
disiplinini sağlamayı hedef almıştır. Yahudilik ve
Hristiyanlık'ta Hz. Musa ile Hz, isa'nın uygulamalarından
kalma 40 güne kadar varan ve perhizi esas alan bir anlayış
islâm'ın orucunda görülmez. Müslümanlıktaki oruçta nefse
eziyet yerine onu olgunlaştırmak esastır.
2.3-Hac
Hac,
bedenî ve malî gücü yerinde, akıllı, ergenlik çağına
gelmiş hür müslümana ömründe bir kere olmak üzere farzdır.
Bu şartlan taşıyan müslüman, belirli zamanda, ihramlı
vaziyette Arafat'ta vakfe ve Kabe'yi tavaf ederek hac
ibadetini yerine getirmiş olur. Bu farzların dışında
haccın vacip ve sünnetleri de vardır. Yukarıda sayılan
şartlar kendinde bulunan müslüman bir takım bahanelerle
haccı geciktirmeyerek ilk fırsatta eda etmeye
çalışmalıdır.
Hac, dünyanın her tarafındaki müslümanları yılın belli
günlerinde biraraya toplayan büyük bir ibadettir. içtimaî
mevkiî ne olursa olsun, bütün hacı adaylarının kefene
benzeyen ihram içinde boyunlarını bükerek "Lebbeyk" (Buyur
Rabbim) yakarışlarıyla Allah'ın huzurunda bulunma
gayretleri Hacca ayrı bir manevî hava verir. Hac sayesinde
dünyanın dört bir yanındaki müslümanlar aynı makamlarda
toplanarak âdeta büyük bir şûra meydana getirmiş olurlar.
Birbirleriyle dertleşmek, konuşmak, problemlerine çareler
bulmak imkânını elde ederler. islâm kardeşliğinin güzel
bir dayanışmasını gerçekleştirmiş
olurlar.
2.4-Zekât
Malî
bir ibadet olan zekât, Kur'an-ı Kerim'de çeşitli isimlerle
namazla birlikte 37 ayetle zikredilmiştir. Zekât dinen
zengin sayılan müslümanın, bir yıl dolduran 80.18 gr.
altın, 561 gr. gümüş, bunların karşılığı para, döviz veya
ticarî eşyasının 1/40'ini fakirlere vermesidir. Kur'an-ı
Kerim, zekât verilmesi gerekenleri sekiz sınıfta
toplamıştır. Zekât, akıllı, ergenlik çağına gelmiş, hür,
nisab miktarı servete sahip ve bu malın üzerinden de bir
yıl geçmiş olan müslümanlara farzdır.
Zekât, sosyal dayanışmayı sağlayan, müslümanlar arasındaki
birlik ve sevgiyi kuvvetlendiren malî bir ibadettir.
Fakirlerin zenginler üzerindeki haklarıdır. Kitap, sünnet
ve icma ile sabit olmuş bir farzdır.
Lügatte "temizlik, büyümek ve çoğalmak" anlamlarına gelen
zekât, bu manalara uygun olarak veren kişinin malını
temizlemekte ve artarak çoğalmasını sağlamaktadır.
Zekâtın en büyük fonksiyonlarından biri de cemiyetlerdeki
sınıf farklılaşmalarını gidermesi, zenginlerle fakirler
arasında bir orta sınıfın oluşmasını sağlayarak, aşırı
uçların teşekkülünü önlemesidir.
islâm'ın zekâtla getirdiği zorunlu ödemenin bir
benzerinin, diğer dinlerin hiçbirinde bu derece şümullü
görmek mümkün değildir. işte bundan dolayıdır ki, müslüman
toplumlarında farklı gelir gruplarındaki insanlar arasında
daima sevgi ve saygı ortamı yaşatılabilmiştir.
2.5-
Kelime-i şahadet
islâm'ın beş temel üzerine bina edildiğini açıklayan
hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere, bu beşinci esas
"şahadet" cümlesini yani "Allah'tan başka ilâh olmadığını,
Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve Rasulü olduğunu"
söylemektir. Bu kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek
suretiyle gerçekleşir.
islâm'dan başka bir dinden islâm'a girmek (ihtida) isteyen
her kişinin, ilk söylemesi gereken cümle de budur.
Mukaddes
Kitabı
islâm'ın kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim'dir. (032)
O bir vahiy eseri olduğunu (033)
bizzat açıklar. Kur'an Hz. Muhammed (s.a.v)'in kalbine
(034 Ruhu'l-Emîn (035)
Ruhu'l-Kuds (036)
vasıtasıyla ramazan'da nazil olmaya başlamıştır. (037)
Kur'an-ı Kerim 114 sûre ve 6000 küsur ayetten meydana
gelmiştir. Mekke ve Medine'de nazil olmuştur. (038
Dört unsuru vardır: 1- Lafız olması, 2- Arapça olması, 3-
Hz. Muhammed (s.a.v)'e inzal edilmiş olması, 4- Hz.
Peygamber (s.a.v)'den bize kadar tevatür yoluyla
nakledilmiş olması. Bu dört unsurdan biri eksik olunca
Kur'an olamaz. (039)
Dinler Tarihçilerinin de ittifakla belirttikleri üzere
mukaddes ve ilâhî kitap olan Kur'ar, Allah'ın kadîm ve
ezelî kelâmıdır. Bunda melek ve peygamber sadece birer
vasıtadır.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Allah'tan vahiy suretiyle
nakletmiş olduğu ayetler, o zaman da binlerce sahabe
tarafından ezberlenerek vahiy kâtipleri tarafından
yazılmış ve böylece tevatür yoluyla nakledilmiştir. Otuz
cüzden oluşan Kur'an-ı Kerim'in her cüzü dörder "hizb"e
ayrılmıştır. Kur'an-ı Kerim azar azar nazil olarak 22 yıl
2 ay 22 günde tamamlanmıştır.
(040)
Nazil oluşu
Hz. Peygamber (s.a.v) daha hayatta iken tamamlanan Kur'an-ı
Kerim'in tertibi de yine O'nun tarafından vahye
dayanılarak yapılmıştır. Bu tertibe göre Hz. Ebu Bekir
Kur'an'ı bir cilt haline getirmiş, Hz. Osman'da o nüshayı
çoğaltarak önemli merkezlere göndermiştir. (041)
Kur'an'ın muhafazası, "Kur'an'ı biz indirdik, O'nun
koruyucuları da şüphesiz ki biziz" (042) ayeti gereğince
Allah'ın garantisindedir.
Kur'an, kendinden Önceki ilâhî kitapların mahiyetinden
bahseden, dinler arasındaki çelişkileri gideren bir ilâhî
kitaptır. (043) Hz. Peygamber, (s.a.v)'in en büyük
mucizesi olan Kur'an, Kitab-ı Mukaddes'in bazı
peygamberlere iftira atmasına karşın, onlara isnad edilen
iftiraları kesinlikle reddetmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de çeşitli vesilelerle en çok âdı geçen
ilâhî kitap yine Kur'an'dır. (044) Kur'an, Kur'an'dan
başka Furkân, Kitab-ı Mübin, Mushaf kelimeleriyle de
anılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm anlaşılması için Arapça
olarak gönderilmiş, (045) çelişki ve ihtilâflârdan
korunmuştur. (046)
ilâhî kitaplar içinde üslûbunun akıcılığı ve dile kolay
gelişinden dolayı ezberlenmesi de en kolay kitap Kur'an-ı
Kerim'dir. (47) O, kesin bilgi için tek kaynaktır. (48)
Doğru ile eğriyi ayıran (049) ve doğruluk isteyenler için
bir öğüttür. (050) Açıklamaları genellikle özlü olan
Kur'an, geçmişte cereyan etmiş hadiselerin, nerede ve
nasıl olduğundan çok, niçin vukua geldiğine dikkat
çekerek, doğabilecek kötü sonuçlar için insanları tedbir
almaya yöneltmiştir.
Mezhepleri
Mezhep
kelimesi Arapça'da gitmek anlamındaki "zehab" kökünden
gelir. Bu kelime ile "gidilecek yol, gidilecek yer"
kastedilmiş olur. islâm'ın zuhurundan günümüze kadar
birçok mezhep doğmuş, gelişmiş, zamanın geçmesiyle
bazıları kaybolup gitmişlerdir. Mecazi olarak mezhep,
görüş kanaat, inanç ve doktrin" demektir. Türkçe'de,
itikadî, amelî, siyasî ve fıkhi ekollerin hepsi "Mezhep"
kelimesiyle karşılanmıştır.
Dinler ve Mezhepler Tarihi ile ilgili ilk dönem kaynak
eserlerde "Fırka" ve "Nıhle" kelimeleri, mezhep kavramını
da içine alacak tarzda kullanılmıştır.
Mezhep kavramının doğmasında en büyük etken, dinin yorumu
konusundadır. Bu manada batıl dinlerin bile mezhepleri
olmuştur. Mezheplerin çıkış sebeplerini, 1-iç sebepler, 2-
Dış sebepler olarak iki ana noktada toplamak mümkündür.
Mezhep vakıası, dinî yoruma elverişli, aynı konudaki aksi
bir yorumla çatıştığı zaman daha belirgin bir hal
almıştır.
islâm Dini'nde mezhepler, 1- itikadî, 2- Fıkhî, 3- Siyasî
olmak üzere üçe ayrılmaktadır. şu noktayı da belirtmeliyiz
ki, mezhep sahibi olan imam ve müçtehidler hiçbir zaman,
"Biz bir mezhep kuruyoruz, bize uyun, bizim mezhebimizi
kabul edin" dememişlerdir. Kendilerine bir dinî mesele
sorulduğunda cevap vermişler, o cevabı kabul eden topluluk
o mezhebi oluşturmuştur.
ilâhî dinleri tebliğ eden peygamberlerin yaşadıkları devir
bir bakıma tam inanç ve bağlılığın sağlandığı devirdir. Hz.
Peygamber (s.a.v)'den sonraki devirlerde zaman geçtikçe
din üzerinde birtakım ihtilâflar ortaya çıkmış, çeşitli
görüşler tartışılarak, anlaşmazlık ve aykırı görüşler
mezheplerin doğmasına sebep olmuştur. Denebilir ki,
islâm'da ilk fikir ayrılığı Hz. Peygamber (s.a.v)'in
vefatından sonra birtakım siyasî meseleler bahane edilerek
çıkmıştır. islâm Dini, büyük ölçüde Hz. Ömer'den itibaren
diğer ülkelerde yayılmağa başlayınca, oralardaki
insanların farklı inanç ve adetleriyle karşılaşan
müslümanlar birtakım problemlerle ilgilenmek zorunda
kalmışlardır.
Mezhepler arasındaki farklar bilgi, anlayış, zaman ve
mekân değişiklikleriyle orantılı bir gelişme göstermiştir.
islâm mezheplerinin ortaya çıkmasındaki âmiller şöyle
sıralanabilir:
1-Ölçü ve metod farklılıkları,
2-Hilâfet konusundaki tartışmalar,
3-Müslümanların dahili çekişmeleri,
4-Müslümanların farklı ülke kültürleriyle karşılaşmaları,
5-Yunan felsefesi, Yahudilik, iran ve Hind dinlerine ait
düşünce ve inançların müslümanlar arasında yayılması,
6-Cahillerin hüküm ve fetva vermeğe kalkışmaları,
7- ilmin çeşitli branşlarında ihtisas ve derinleşme, elde
edilen malzemenin derlenmesi. 8- Ayet ve hadisler ışığında
ortaya çıkan durumlara göre yeni hükümler çıkarmak
zorunluluğu.
9- Kadıların ekseriyette hak ve adaletten sapmaları.
işte ana hatlarıyla özetlenen bu sebebler öncelikle
itikadî ve amelî mezheplerin doğmasına sebep olmuştur. (051)
itikadî mezhepler de 1- Ehl-i Sünnet, 2- Ehl-i Bid'at
şeklinde ikiye ayrılmıştır. Ehl-i Sünnet de kendi içinde,
1- Selefiyye, 2- Maturudiyye, 3-Eş'ariyye diye üçe
ayrılır.Ehli Bid’at (Ehli Beyt) mezhebi üyelerinden
bazıları farklı inanç ve ibadetlere sahip olduğundan
ayrıca ele alınacaktır.
islâm mezhepleri arasında zuhur eden fikir ihtilâfları
islâm'ın iman ve ibadet esaslarını inkâr etmemiştir. islâm
Tarihi'nde mezhepler arasındaki farklar anlayış, bilgi,
üstad, zaman ve mekân farklarından çıkmış, temele
inmemiştir. Bütün ehl-i sünnet imamları Allah'ın kitabını,
Peygamberin'in sünnetini, sahabenin icmaını ittifakla
rehber edinmiş, ayrıca yekdiğerine karşı da saygı ve sevgi
hisleriyle dopdolu bulunmuş, zaman zaman bunu açıkça ifade
etmiş, hiçbiri diğerini sapıklıkla suçlamamıştır. (052)
Bu kısa girişten sonra islâm dünyasının her köşesinde
müntesipleri bulunan dört fıkıh (amel) mezhebini özet
halinde vermeye çalışacağız.
1-Hanefî
Mezhebi
Hanefî
Mezhebi'nin kurucusu Ebu Hanife'dir. imam-ı Azam Ebu
Hanife diye şöhret bulmuştur. Ebu Hanife Kufe'de (80/699)
doğmuş, Bağdat'ta (150/767) vefat etmiştir. imam-ı Azam
aslen Türktür. Sahabe devrine yetişmiş tabiîndendir.
Kufe'deki büyük fakihlerden okumuştur. Önceleri ticaretle
meşgul olmuş, sonra büyük fakihlerden şa'bi'nin teşviki
ile ömrünü ilme vermiştir. Önce "Tevhid" ilmini okumuş ve
yüksek bir mertebeye ulaşmıştır. Fıkh-ı Ekber ile el-Alim
ve'l-Müteallim adlı eserlerini yazarak islâm inancını
savunmuştur. Basra'ya kadar giderek orada islâm inancı
konusunda tartışmalara katılmıştır.
Ebu Hanife, hocası Hammad'ın ölümü üzerine O'nun yerine
geçmiştir. imam-ı Azam, geniş ve sağlam karihası, kuvvetli
fikir ve mütalâası, kitap, sünnet ve bunlardaki
inceliklere derin vukufu ile temayüz etmiştir. Fıkıh
ilminde pek yüksek seçkin bir mevkii vardır. Çok fazla
Hacca gittiği rivayet edilir. imam-ı Malik O'nun hakkında,
"Ebu Hanife'nin mantığı o kadar kuvvetlidir ki, eğer şu
direk altındır derse onu isbat edebilir" demiştir. imam-ı
Azam'ın kitap ve sünnetten beşyüzbin mesele ortaya
çıkardığı, altmışdört bin fetva verdiği rivayet edilir. O,
seçme kırk büyük âlim yetiştirmiştir. imam-ı Ebu Yusuf,
imam-ı Muhammed ve imam-ı Züfer bunların en
meşhurlarındandır.
Hanefî Mezhebi önce Irak'ta çıkmış, oradan Mısır, Doğu ve
Batı'ya yayılmıştır. Irak, şam, Afganistan, Doğu ve Batı
Türkistan, Kafkasya, Anadolu, Rumeli Türkleri ve
Balkanlardaki Müslümanların hemen tamamı Hanefî'dir.
Ebu Hanife, islâm Hukuku'nun kurucusudur. O'nun mezhebi en
önce takarrür eden, en kuvvetli, en sahih, en açık, kitap,
sünnet ve sahabe görüşüne en uygun bir mezheptir.
imam-ı şafiî, "insanlar fıkıhta Ebu Hanife'nin iyalidir"
der. O, fıkhı düşünceye yepyeni bir metod getirmiştir.
Metodu içtihadın bütün türlerini içine alır. imam-ı Azam
metodunu, "Ben Allah'ın kitabıyla hüküm veriyorum. Kitapta
bulamazsam Rasûlüllahın sünnetine sarılıyorum. Allah'ın
kitabında ve Rasûlü'nün sünnetinde bir hüküm bulamadığım
zamanlarda da sahabilerin sözlerine bağlanıyorum"
(054) sözleriyle açıklar. Bunlara ilave olarak Ebu Hanife,
kıyas, istihsan, icma ve örfe de fetvalarında önem
vermiştir. O'nun fıkhında 1- Ticarî bir ruha sahip oluşu,
2- şahsî hürriyeti himaye edişi, belirgin iki vasfı teşkil
eder.
Osmanlı imparatorluğu'nun resmî mezhebi Hanefîlik'tir.
Mahkemeler ve fetvalar bu mezhebe göre yürütülmüştür.
Nitekim bazı ülkelerde Hanefi Mezhebi için Türklerin
Mezhebi sözü gelenek haline gelmiştir. Amelde Hanefî
Mezhebi'ne bağlı olanlar, itikad konusunda Ebu Mansur
Mâturidi'ye uymuşlardır.
3- Maliki
Mezhebi
Malikî
Mezhebi'nin kurucusu Malik b. Enes'tir. Medine'de (93/711)
doğmuş, yine orada (179/765) vefat etmiştir. imam-ı Azam
ve imam-ı Yusuf'la görüşmeleri olmuştur. Malikî Mezhebi,
Medine'ye gelip gidenler vasıtasıyla Batı'da Endülüs'te
yayılmıştır. Bu bölge halkının bedevi mizaçlı olmaları ve
Hicazlılara mütemayil bulunmaları Malikî Mezhebi'ni
tercihlerinde önemli rol oynamıştır. imam-ı Malik hadis
ilminde çok kuvvetli idi. Muvatta adındaki hadis kitabı
meşhurdur.
imam-ı Malik, Medine'de Rebiatü'r-Rey'den ilim tahsil
etmiş, mezhebini, kitap, sünnet, icma ve kıyas üzerine
kurmuştur. O'nun fıkhi görüşlerini Mısır'a intikal ettiren
Abdurrahim b. Halit'tir. En çok yayıldığı yer de Yukarı
Mısır'dır. Malikî Mezhebi'nin Endülüs'te yayılmasında
halkının bedevi olması büyük rol oynamıştır. Malikî
Mezhebi, Yemen, Katar, Bahreyn ve Sudan'da yaygındır. (055)
imam-Malik ile ilim tahsili yolunda hiçbir fedakârlıktan
kaçınmayarak evini bile satmıştır. O'na göre ilim iki
kısma ayrılır:
1-Bütün insanlara anlatılan mevzularla ilgili olan
bilgiler.
2-Seçkin kişilere özgü olan bilgiler.
imam Malik, hadis-i şeriflerin yanında sadece sahabi ve
tabiîlerin fıkhını öğrenmekle yetinmemiş, aynı zamanda
rey'e dayanan fıkha da yönelmiştir. Hocaları genellikle,
1-Fıkıh ve re'y üstadları,
2-Hadis ve rivayet üstadlarıdır
imam Malik, ancak meydana gelmiş meseleler hakkında fetva
verir, muhtemel problemler hakkında görüş bildirmekten
çekinirdi. Bilmediği bir mesele için "Bilmiyorum" demeyi
prensip edinmişti. Fetva konusunda çabuk cevap vermezdi.
O'na göre işlerin en hayırlısı sünnet, en kötüsü de
uydurma ve bidatlardır. O'na göre birinci kaynak Kur'an,
ikinci kaynak sünnettir. O, Kıyas'ı da kabul etmiştir. En
meşhur eseri bir hadis ve fıkıh kitabı olan Muvatta'dır.
Öğrencisi Abdullah b. Vehb, O'ndan dinlediği ders ve
takrirleri toplayarak Mücalesat adında bir kitap meydana
getirmiştir.
3-şafıî
Mezhebi
şafiî
Mezhebini imam-ı Muhammed b. idris eş-şafiî kurmuştur.
imam-ı şafiî Gazze (150/767)'de doğmuş, Mısır (204/819)'da
ölmüştür. Üstün akıl sahibi, şiir ve lügatte gayet
kuvvetli büyük bir müctehid idi. Mekke'ye götürülmüş,
oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken
fetva vermeye başlamıştır. Ayrıca yine burada hadis tahsil
etmiştir. imam-ı şafiî, imam-ı Azam'ın öğrencisi olan
imam-ı Muhammed'in meclislerinde bulunmuştur. En meşhur
eserleri er-Risale ve el-Üm'dür.
şafiî Mezhebi ilk olarak Irak'ta yayılamamıştır. Çünkü
irak'ta Hanefî bilginleri çoktur. Sonra Irak'tan Mısır'a
gidince mezhebi orada yayılmıştır. O zamanlar Mısır'da
şafiî çapında büyük fakih yoktur. Bu sayılan ülkeler
dışında şafiîlik Horasan, şam ve Yemen'in bazı
bölgelerinde yayılmıştır. Fatımîler devrinde Mısır'da
sönmeye yüz tutan şafiî Mezhebi'ni Selahaddin-i Eyyûbî
yeniden ihya etmiştir. Mısır ve Arabistan halkının çoğu
şafiî'dir. imam şafiî, başlangıçta Malikî etbaından
sayılırdı. Çünkü O, mezhebini imam-ı Malik'ten almıştır.
Fakir bir hayat süren şafiî'ye, ömrünün sonuna doğru
beytü'l-mâl'dan tahsisat bağlanmıştır. O, imam-ı
Muhammed'ten yalnız rey ve kıyas fıkhını tahsil etmekle
yetinmemiş, Iraklılarca meşhur olan rivayetleri de
öğrenmiştir. şafiî Mezhebi'nde tahriç de büyük bir yer
tutmaktadır. Kuvvetli hafızası yanında şafiî'nin hazır
cevaplığı da bilinmektedir. O, hocası imam Malik gibi
keskin bir görüş sahibidir.
şafiî'nin döneminde çeşitli fikirler ve birbirine zıt
mezheplerle, temellerini Mu'tezile'nin attğı ilm-i
Kelâm'da doğmuştur. imam-ı şafiî tesbit ettiği usul-i
fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:
1-Bu kaideler sağlam görüşleri tanımak için bir ölçüdür.
2-Yeni hükümler çıkarılırken bu kaideler küllî bir kanun
olarak ele alınacaktır.
Genellikle kabul edildiğine göre şafiî Mezhebi'nin
yayılması; 1- Bağdat, 2-Mısır olmak üzere iki devreye
ayrılır.
4- Hanbelî
Mezhebi
Ahmed
b. Hanbel, Bağdat (164/780)'da doğmuş, orada (241/855)
vefat etmiş büyük müctehidlerden biridir. (057)
O'nun, hadis ve fıkıhta hocası imam Ebu Yusuftur. Bağdat'a
geldiğinde Ahmed b. Hanbel ile görüşen imam şafiî O'nun
hakkında, "Bağdat'ta bundan efdal, bundan daha fakih ve
âlim bir kimse görmedim" demiştir. En meşhur eseri
Müsned'tir. O, sözlerinin yazılmasını istememesine rağmen,
söz ve fetvalarından otuz ciltlik bir eser meydana
getirilmiştir. Kendine has bir ictihad tekniği vardır.
O'nun metodu daha çok imam şafiî'ye benzemektedir.
Diğerlerine nazaran Hanbelî Mezhebi'nin mensubu o kadar
çok değildir. Önceleri Bağdat'ta Hanbeliler çoğunlukta
iken Hülâgu'nun istilâsından sonra azalmışlardır.
Günümüzde Suriye, Irak ve Necid, az sayıda da olsa Katar
ve Bahreyn'de Hanbelî vardır.
Ahmed b. Hanbel küçük yaşında ilim tahsili için şam, Hicaz
ve Yemen'e gitmiş, Bağdat'ta bulunduğu sürece imam
şafiî'den ayrılmamıştır. Mezhebini şu temeller üzerine
kurmuştur:
1-Fetva, kitap ve sünnet'e istinat etmelidir.
2-Sahabenin fetvalarına bakmalıdır.
3-Bir konu hakkında mürsel ve zayıf hadisi bertaraf eden
bir şey olmadığı zaman mürsel ve zayıf hadis alınmalıdır.
4-Aksi bir söz veya icma bulunmayan sahabi fetvasıyla amel
edilmelidir.
Ahmed b. Hanbel, hakkında nass yahut seleften eser
bulunmayan bir meselede fetva vermeği hoş görmeyerek bunu
önleme konusunda çok titiz davranmıştır.
Ahmed b. Hanbel, hadisi muhaddislerden tahsil etmek için
Bağdat, Basra, Kufe, Mekke ve Medine ile yetinmeyerek
Yemen'e dahi gitmiştir. Rivayet ilmi O'nu fıkha
ulaştırmıştır. Verdiği fetvaların yazılarak nakledilmesini
yasaklamış, "yazılması gereken din ilmi ancak kitap ve
sünnettir" demiştir. Hayatında, daima kıt kanaat geçinen
başkasına muhtaç olmamak için daima çalışan Ahmed b.
Hanbel, şu hususlara çok özen göstermiştir:
1-Devlet memuru olmak.
2-Vali veya halifenin ihsanını kabul etmek.
Ahmed b. Hanbel'in fıkhı hakkında münakaşaya girişenler,
O'na şu noktalarda itiraz etmişlerdir:
1-Rivayeti fetvaya tercih etmiştir.
2- Fetvalarının yazılmasını yasaklamıştır.
3-ihtilâfa düşen sahabilerin görüşlerini ayrı ayrı kabul
etmiştir.
4- Bilginlerden çoğu, bazı fıkhî meseleleri O'na nisbet
etmede şüpheye düşmüşlerdir.
Diğer mezhep imamları gibi Ahmed b. Hanbel de kitap ve
sünnetten faydalanarak Müslümanların dinî meselelerini
çözmekle uğraşmıştır. (058)
Açıklama
ve Kaynaklar
(002)
Âl-i imrân, 19.
(003) En'âm, 125.
(004) Mâide, 3.
(005) Saf, 9.
(006) Bu sayı o zamanki Arap kabilelerini göstermektedir.
(007) O zamanlar Bizans, Necran ve Habeşistan'da
Hristiyanlık, Sasanilerde Mecusilik, Yemen, Taif ve
Medine'de Yahudilik dinleri hakimdi.
(008) Putlar genellikle taş, tahta ve madenden yapılırdı.
insan şeklinde madenden yapılan puta "sanem", taştan ve
ağaçtan yapılanına da "vesen" denirdi.
(009) Sebe', 28
(010) Tasdik üç aşamada incelenir: 1. Kalb. 2. Dil, 3.
Fiil.
(011) Ebu Davud, Sünhe, 14.
(010) Tasdik üç aşamada incelenir: 1. Kalb. 2. Dil, 3.
Fiil.
(011) Ebu Davud, Sünhe, 14.
(012) Ayrıca bkz. Bakara, 225; Nisa, 87; Mâide, 73; Tâhâ,
8; isrâ, 39.
(013) Bkz. Bakara, 285.
(014) Dört büyük kitap: 1- Tevrat (Hz. Musa), 2- Zebur (Hz.
Davud), 3- incil (Hz. isa), 4- Kur'an (Hz. Muhammed
(s.a.v)'e verilmiştir. Suhuf da, 1-10 sahife (Hz. Adem),
2-50 sahife (Hz. şid), 3- 30 sahife (Hz. idris), 4-10
sahife (Hz. ibrahim)'e verilmiştir. Bu sahifeler büyük bir
ihtimâlle tablet, levha ve çeşitli malzemelerden yapılmış
cisimlere kaydedilmiştir.
(016) Bakara, 4. Ayrıca bkz. Âl-i imran, 22.
(017) Bkz. Matta, XXV, 17-29.
(018) Bkz. Matta, XXV, 46.
(019) Bakara, 216.
(020) ibranilere Mektup, l, 9, Vahiy, IV,11.
(021) Asli Suç, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın, Allah'ın
yasakladığı meyveden yemeleri sonucu cennetten
çıkarılmaları ve işledikleri bu günahın bütün insanlığa
şamil olması şeklindeki Hristiyan inancı.
(022) Bu hadis-i şerifi Buhari ve Müslim ibn Ömer'den
rivayet etmişlerdir. Müslim Tercümesi, A. Davudoğlu,
(1912-1983 ist. 1977,1, 152.
(023) Bkz. Yûnus, 30; Kehf, 110; Meryem, 66.
(024) Bkz. Meryem,85; Ahkâf,5.
(025) Bkz. Nahl,36.
(026) Bkz. Mü'minûn, 45-47; şuarâ, 22; Bakara, 172; Mâide,
60; Nahl, 36.
(027) Bkz. Bakara, 286.
(028) Bkz. Bakara, 21,172; Mâide, 76; Hûd, 2,109; Hicr,
99; Tâhâ, 14; Yûsuf, 40; Zâriyât, 36.
(029) Muhammed el-Mübarek, Nizamü'l-islâm, Cidde, 1977,
s,130.
(030) Nisa, 103.
(031) Bakara, 183. Ayrıca bkz. Bakara, 184, 185, 187, 196;
Nisa, 92; Mâide, 89, 95; Tevbe, 112; Meryem, 26; Ahzâb,
35.
(032) O'na bu ismi bizzat Kur'an vermiştir. Bkz. Bakara,
185.
(033) Bkz. şuarâ, 192; Zümer, 4.
(034) Bkz. Muhammed, 2.
(035) Bkz. şuarâ, 192,193.
(036) Bkz.Nahl, 102.
(037) Bkz. Bakara, 185.
(038) Mekke'de 93, Medine'de 21 sure nazil olmuştur.
(039) A.Hamdi Akseki, islâm Dini, s. 79.
(040) i.Hakkı izmirli, Tarih-i Kur'an, ist. 1956, s.9
. (041) Bu şehirler Mekke, Medine, Kufe, Basra, şam,
Mısır, Yemen ve Hadramut'tur.
(042) Hicr, 9.
(043) Bkz. Nahl, 63, 64.
(044) Kur'an-ı Kerim'de açıkça Kur'an kelimesi 44 ayrı
sûrede ve 70 ayette geçmektedir.
(045) Bkz. Tâhâ, 113; Zuhruf, 3; Yûsuf, 2; Fussilet, 1-4.
(046) Bkz. Zümer, 28.
(047) Bkz. Kıyâme, 17, 18.
(048) Bkz. Hakka, 51.
(049) Bkz. Tarık, 13,14; Enfâl, 29; Neml, 1.
(050) Bkz. Tekvîr, 27,28; Kehf, 54.
(051) Hayrettin Karaman, islâm Hukukunda Mezhepler, ist.
1971, s. 14.
(052) H. Karaman, a.g.e., s. 16.
(053) Bu mezheplere bağlı kişiler inanç hususunda Maturidi
ve Eş'arî diye iki büyük kola ayrılırlar.
(054) Muhammed Ebu Zehra, islâmda Fıkhî Mezhepler Tarihi,
(çev. Abdulkadir şener), Ank. 1968, II, 170.
(055) Abdurrahman el-Ceziri, Kitabu'l-Fıkh ala'l-Mezahibi'l-Erbaa,
(çev. Hasan Ege), Ank., 1971, 1,41.
(056) imam-ı şafiî Mısır'da şu eserleri yazmıştır: 1- el-Ümm,
2- Kitabu's-Sünen, 3- el-Emaliu'l-Kübra, 4- el-imlau's-Sağir.
(057) Hanbel, babasının değil, dedesinin adıdır.
(058) Muhammed Ebu Zehra, a.g.e., III, 179.